İçindekiler
DOĞUMU
Hicrî 147 yılında zilkade ayının 11’inde Medine’de, İmam Musa b. Cafer’in (a.s) evinde babasında sonra iman, ilim ve imamet sahnesinin tarihini oluşturan bir çocuk dünyaya geldi.1 “Rıza” lakabıyla meşhur olacak olan bu çocuğa “Ali” ismini verdiler.
Değerli annesi Nemce2; akıl, iman, takvada zamanının en seçkin kadınlarındandı.3
Esasen tertemiz İmamlarımızın hepsi, en üstün babaların soyundan olup tertemiz, faziletli ve üstün kadınların kucağında büyümüştür.
İMAM RIZA’NIN (A.S) İMAMETİ
İmam Rıza hicrî 183 yılında, İmam Musa Kâzım (a.s) Harun’un zindanında şahadetinden sonra otuz beş yaşında ilahî imamet makamına ulaşıp ümmetin önderlik sorumluluğunu aldı.
İmam Rıza’da (a.s) diğer Ehlibeyt İmamları (a.s) gibi Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından imam olarak tayin edilmiş ve babası İmam Musa Kâzım (a.s) tarafından tanıtılmıştır.
İmam Musa Kazım (a.s) tutuklanıp zindana atılmadan önce sekizinci imamın ve kendisinden sonra yeryüzünde Allah’ın hüccetinin kim olduğunu belirtmiş, böylece izleyicilerinin ve hak peşinde olanların karanlıkta kalmamalarını, hak ve hakikatten sapmamalarını sağlamıştır.
Mahzumî bu konuda şöyle diyor:
İmam Musa b. Cafer (a.s) bizi yanına çağırtarak: “Sizi neden çağırttığımı biliyor musunuz?” buyurdu.
Biz: “Hayır” dedik.
İmam (a.s): “Sizin, (İmam Rıza’ya -a.s- işaret ederek) bu oğlumun benim halifem ve vasim olduğuna tanık olmanızı istedim…” buyurdu.1
Yezit b. Sulayt ise şöyle diyor: Umre yapmak için Mekke’ye gitmiştik. Yolda İmam Musa Kâzım’la (a.s) karşılaştık; İmam’a (a.s) “Burayı tanıyor musunuz?” diye sorduk.
İmam (a.s): “Evet” buyurdu, “Sen de tanıyor musun?“
Ben “Evet.” dedim, “Babamla birlikte sizinle babanız İmam Cafer Sadık’la (a.s) burada görüşmüştük. O sırada diğer kardeşleriniz de vardı yanınızda. Babam İmam Sadık’a (a.s) şöyle arz etti: “Anam babam size feda olsun; sizin hepimiz bizim tertemiz imamlarımızsınız; hiç kimse ölümden kaçamaz. Bana bir şey söyleyin ki, sapmamaları için diğerlerine anlatayım.”
İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu:
Ey Ebu Ümare! Bunlar benim oğullarımdır, (size işaret ederek) büyükleri ise budur. O; ilim, anlayış ve bağış sahibidir; insanların ihtiyaç duyduğu şeyler hakkında yeterli ilim ve bilgisi var ve yine insanların ihtilaf ettikleri bütün din ve dünya işlerini bilmektedir; güzel ahlaka sahiptir; o, Allah’ın kapılarından bir kapıdır…
Sonra İmam Musa Kâzım’a (a.s) şöyle arz ettim: “Babam, anam size feda olsun; siz de babanız gibi bu konuda beni bilgilendirin. (kendinizden sonraki imamı tanıtın).”
İmam (a.s), imametin ilahî bir makam olduğunu ve Allah Teala tarafından seçilmesi gerektiğini açıkladıktan sonra şöyle buyurdu:
Benden sonra imamet Ali b. Ebutalib ve Ali b. Hüseyin’le aynı ismi taşıyan oğlum Ali’ye geçecek.
O dönemde İslâm toplumuna büyük bir baskı ortamı hâkimdi; işte bu nedenle İmam Kazım (a.s) buyruğunun sonunda Yezid b. Suleyt’e şöyle diyor:
Ey Yezid! Bu söylediklerim yanında bir emanet olarak kalsın; bunu samimiyetlerine emin olmadığın kimselerin yanında anlatma.
Yezid b. Suleyt diyor ki: “İmam Musa b. Cafer’in (a.s) şahadetinden sonra İmam Rıza’nın (a.s) huzuruna çıktım. Daha ben bir şey söylemeden İmam (a.s): “Ey Yezid! Bizimle umreye geliyor musun?” buyurdu.
Ben: “Anam-babam size feda olsun! Siz bilirsiniz; fakat yol harçlığım yok.” dedim.
İmam (a.s): “Yol masraflarını ben karşılayacağım.” buyurdu.
Böylece İmam (a.s) ile birlikte Mekke’ye doğru hareket ettik ve İmam Sadık ve İmam Kazım’la (a.s) buluştuğumuz yere vardık. Orada İmam Musa b. Cafer’le (a.s) görüşmemizi ve ondan duyduklarımı anlattım kendisine.2
İMAM RIZA’NIN (A.S) AHLÂKI
Tertemiz kılınan İmamlarımız, halk arasında ve halkla birlikte yaşıyor, hâl ve hareketleriyle halka yaşam, temizlik ve fazilet dersi veriyorlardı. Onlar diğerleri için olgu ve örnektiler. Sahip oldukları yüce imamet makamı, onları diğer insanlardan ayırmasına, yeryüzünde Allah’ın seçkin kulları ve hüccetleri olmalarını sağlamaktadır. Buna rağmen, toplumda kendilerine bir ayrıcalık tanımaz, halktan ayırmaz, dokunulmazlık, zorba ve zalim kişiler gibi kendileri için bir özel alan oluşturmaz, hiçbir zaman halkı küçük görmez ve köleliğe sürüklemezlerdi.
İbrahim b. Abbas şöyle diyor:
Hiçbir zaman İmam Rıza’nın (a.s) konuşurken birine haksızlık ettiğini, sözünü kestiğini görmedim. İhtiyacını giderebileceği hiçbir fakiri boş çevirmedi; başkalarının yanında ayaklarını uzatmazdı, hizmetçilerinden hiç birine kötü söz söylemezdi. Kahkahayla gülmez, sadece tebessüm ederdi. Yemek için sofra açılınca tüm ev halkını, hatta kapıcı ve seyisi de kendi sofrasına oturtur, birlikte yemek yerlerdi. Gecenin büyük bir kısmını uyanık geçirir ve çok az uyurdu. Bazı geceler uyanık kalır, ibadetle sabahlardı. Çok oruç tutar, özellikle her ayın üç gününün orucunu hiç kaçırmazdı.1 Çok hayır işler, gizlice infak ederdi; daha çok gecenin karanlığında fakirlere gizli olarak yardım ederdi.2
Muhammed b. Ebu İbad şöyle diyor:
İmam (a.s), yazın hasırda ve kışın da kilimde otururdu. -Evde giydiği- elbisesi kaba ve sertti; fakat umumî toplantılara katıldığı zaman -normal ve güzel elbiseler giyer- süslenirdi.3
Bir akşam İmam’ın (a.s) misafiri vardı; konuşma sırasında lambada bir sorun oldu; İmam’ın (a.s) misafiri lambanın sorununu gidermek için elini uzattıysa da İmam (a.s) bırakmadı ve bu işi kendisi yaparak şöyle buyurdu: “Biz misafirlerimizi çalıştırmayız.“4
Bir defasında İmam’ı (a.s) tanımayan bir kişi hamamda İmam’dan (a.s) kendisini keselemesini istedi. İmam (a.s) kabul ederek adamı keselemeye başladı. Orada olan diğer kişiler İmam’ı (a.s) adama tanıtınca, adam mahcup olup özür diledi; fakat İmam (a.s) onun özür dilemesini önemsemeden keselemeye devam ediyor ve “Önemi yok.” diyerek adama teselli veriyordu.5
Adamın biri İmam’a (a.s): “Vallahi babalarının fazilet ve üstünlüğü bakımından yeryüzünde hiç kimse size ulaşamaz.” diye arz etti.
İmam (a.s): “Onlara üstünlük kazandıran takva ve onları saygın kılan şey ise Allah’a itaatleridir.” buyurdu.6
Belh ahalisinden bir kişi şöyle diyor:
Horasan yolculuğunda İmam Rıza (a.s) ile birlikteydim. İmam (a.s) bir gün sofrasını açarak kendisiyle birlikte yemek yemeleri için bütün hizmetçileri, köleleri, zencileri sofrasına oturtmuştu.
Ben İmam’a (a.s): “Sana feda olayım! Bunların başka sofrada oturmaları daha uygun olmaz mı?” diye arz ettim. Fakat İmam (a.s): “Sus; herkesin Allah’ı bir, anne ve babası birdir; mükâfat ise amellerledir.” buyurdu.7
İmam’ın hizmetçisi Yasir şöyle diyor:
İmam Rıza (a.s) bize: “Yemek yediğiniz bir sırada sizin başınızın üzerinde dursam bile -sizinle bir işim olsa- yemeğiniz bitinceye kadar kalkmayın.” buyurmuştu. İşte bu nedenle çoğu zaman İmam (a.s) bizi çağırdığında, “Yemek yiyorlar.” dendiğinde, İmam (a.s) da: “Bırakın yemeklerini bitirsinler.” buyururdu.8
Bir defasında yabancı biri İmam’ın (a.s) huzuruna çıkarak selam verdi ve şöyle dedi:
“Ben sizin, babalarınız ve dedelerinizin dostlarındanım; hac yolculuğundan döndüm; yol harçlığım tükendi. Mümkünse memleketime gidebilmem için bana bir miktar para verin; memleketime ulaşınca sizden taraf fakirlere o miktarda sadaka veririm. Ben fakir biri değilim, ancak yolculukta muhtaç duruma düştüm.”
İmam (a.s) yerinden kalkıp bir odaya giderek iki yüz dinar getirdi; elini kapının üzerinden o adama doğru uzatarak ona hitaben şöyle buyurdu:
Bu iki yüz dinarı al, kendine yol harçlığı yap ve onunla teberrük edin; bu parayı benden taraf fakirlere sadaka vermen de gerekmez.
Adam dinarı alarak gittikten sonra İmam (a.s) o odadan dışarı çıkarak gelip yerinde oturdu. Oradakiler, “Neden dinarları verirken adamın sizi görmesini istemediniz?” diye soruduklarında İmam (a.s): “Onun yüzünde beliren isteme mahcubiyetini görmemek için…” buyurdu.9
Masum Ehlibeyt İmamları (a.s) izleyicilerini terbiye ve onlara kılavuzluk etme konusunda sadece sözle yetinmiyor, onların amel ve hareketlerine de ciddi bir şekilde dikkat ediyor, yaşamlarındaki hatalarını onlara hatırlatıyorlar; böylece hem onların doğru yola gelmelerini ve hem de gelecekte diğer insanların ders almalarını sağlıyorlardı.
İmam Rıza’nın (a.s) ashabından olan Süleyman Caferî şöyle diyor:
Bazı işler için İmam’ın (a.s) huzurundaydık. İşimiz bittikten sonra İmam’ın (a.s) huzurundan ayrılıp gitmek isteyince İmam (a.s): “Bu gece bizde kalın.” buyurdu. Biz de İmam’la (a.s) birlikte evine gittik. Akşamdı; İmam’ın (a.s) hizmetçileri duvar örüyorlardı. İmam onların arasındaki bir yabancıyı görünce: “Bu kimdir?” diye sordu.
Hizmetçiler: “Bize yardım etmek için gelmiş; işi karşılığında ona bir ücret vereceğiz.” dediler.
İmam (a.s): “Ücretini belirttiniz mi?” diye sordu.
Hizmetçiler: “Hayır” dediler, “Ne versek kabul edecek.”
Bu söz üzerine İmam (a.s) öfkelendi. Ben İmam’a (a.s): “Sana feda olayım, kendinizi üzmeyin.” diye arz ettim. İmam (a.s) şöyle buyurdu:
Ben defalarca bunlara birinin ücretini belirlemeden, aranızda anlaşmadan getirip çalıştırmayın, dedim. Anlaşma yapmadan ve ücreti belirtilmeden çalışan bir kişiye ücretinin üç misli fazla da verseniz yine az verdiğinizi düşünecek; fakat anlaştıktan sonra anlaştığınız miktarı verirseniz anlaşmaya uyduğunuz için sevinir; bu durumda belirttiğiniz miktardan biraz fazla verecek olursanız az bile olsa fazla verdiğinizi düşünür ve teşekkür eder.10
İmam Rıza’nın (a.s) ashabının ileri gelenlerinden olan Ahmed b. Muhammed b. Ebu Nasr el-Bezentî şöyle nakleder:
İmam’ın (a.s) ashabından üç kişiyle birlikte huzuruna çıkıp bir süre yanında oturduk; dönmek istediğimiz zaman İmam (a.s) bana, “Ey Ahmed! Sen otur.” buyurdu.
Yanımdaki adamlar gittiler; ben İmam’ın (a.s) huzurunda kaldım. İmam’a (a.s) bir takım sorular sordum o da cevap verdi. Böylece gecenin bir bölümü geçti. Kalkıp gitmek isteyince İmam (a.s): “Gidiyor musun, yoksa bizim yanımızda kalacak mısın?” buyurdu.
Ben: “Siz nasıl buyursanız öyle yapacağım; kal derseniz kalırım, git derseniz kalkıp giderim.” dedim.
İmam (a.s), bir çarşafa işaret ederek: “Kal, bu da yatağın.” diye buyurdular.
Sonra da kalkarak kendi odasına gitti. Ben sevincimden secdeye kapanarak şöyle dedim: “Allah’ın hücceti ve peygamberlerin ilimlerinin mirasçısı huzuruna vardığımız birkaç kişi içinden bana bu kadar ilgi gösterdi; bundan dolayı Allah’a şükürler olsun.”
Daha secdeden kalkmadan İmam’ın (a.s) benim bulunduğum odaya döndüğünü fark ederek ayağa kalktım. İmam (a.s) benim elimi sıkarak şöyle buyurdu:
Ey Ahmed! Emirü’l-Müminin Ali (a.s) -özel ashabından olan- Sa’saa b. Suhan’ın ziyaretine gitti; gitmek için ayağa kalkınca şöyle buyurdu: ‘Ey Sa’saa! Senin ziyaretine geldiğim için kardeşlerine karşı övünme -seni ziyaret etmem onlara karşı üstünlük taslamana neden olmasın- Allah’tan kork ve takvalı ol. Allah için mütevazı ve alçakgönüllü ol; böyle yapacak olursan Allah seni yükseltecektir.11
İmam (a.s) bu hareket ve buyruğuyla hiçbir şeyin kendini yetiştirme, nefsini eğitme ve Salih amelin yerini dolduramayacağını ve hiçbir özellikle kibirlenmemek gerektiğini, hatta İmam’a (a.s) yakınlık ve lütuf ve inayeti bile başkalarına karşı övünme, gururlanma ve üstünlük taslama vesilesi olmaması gerektiğini vurgulamaktadır.
İMAM’IN HİLAFET SİSTEMİNE KARŞI TUTUMU
İmam Ali b. Musa er-Rıza’nın (a.s) imameti Harun Reşid ve onun iki oğlu Emin ve Memun’un hilafet dönemine rastlamaktadır. Bunun on yılı Harun’un hilafetinin sonlarında, beş yılı da Memun’un hilafeti dönemindedir.
Harun Dönemi
İmam Rıza (a.s), İmam Kazım’ın (a.s) şahadetinden sonra imamet ve davetini açıkça ilan etmiş ve korkmadan ümmete önderlik etmiştir. Harun’un döneminde toplumun siyasî ortamı öyle bozuktu ki İmam’ın (a.s) en samimi bazı ashabı bile onun bu açıklık ve korkusuzluğundan dolayı ona bir zarar gelmesinden endişe ediyorlardı.
Safvan b. Yahya şöyle diyor:
İmam Rıza (a.s) babasının şahadetinden sonra öyle şeyler buyurdu ki, biz canının tehlikeye girmesinden endişelenerek, “Çok önemli bir konuyu açığa vurdunuz; biz bu tağutun -Harun- size bir zarar vermesinden korkuyoruz.” dedik.
Fakat İmam (a.s): “İstediği kadar uğraşsın; bana bir zarar veremez.” buyurdu.”1
Muhammed b. Sinan şöyle diyor:
Harun’un hilafeti döneminde İmam Rıza’ya (a.s): “Harun’un kılıcından kan damladığı halde siz herkese bu işinizi -imametinizi- ilan edip babanızın yerine oturdunuz!” diye arz ettim.
İmam (a.s) şöyle buyurdu:
Beni bu konuda pervasızlaştıran Resulullah’tır (s.a.a); “Ebu Cehil başımdan bir kıl dahi koparabilirse; ben peygamber değilim!“ buyurmuştur; ben de, Harun başımdan bir kıl koparabilirse imam değilim diyorum.2
Nihayet İmam’ın (a.s) buyurduğu gibi de oldu. Çünkü Harun hiç bir zaman İmam’a (a.s) zarar verme fırsatını bulamadı. İran’ın doğusunda karışıklıklar meydana gelince bizzat ordusuyla birlikte Horasan’a gitmek zorunda kaldı ve yolda hastalanarak hicrî 193 yılında Tus’ta öldü ve böylece İslâm ve Müslümanlar onun şerrinden ve alçak varlığından kurtuldular.
Emin Dönemi
Harun’dan sonra hilafet konusunda Emin ile Memun arasında büyük bir ihtilaf çıktı. Harun kendisinden sonra Emin’i halife olarak tayin etmiş, ondan sonra da Memun’un halife olacağına ve yine Emin’in hilafeti döneminde Horasan eyaleti yönetiminin tamamen Memun’un elinde olacağına dair ondan taahhüt almıştı. Fakat Emin hicrî 194 yılında kardeşi Memun’u veliahtlıktan azlederek yerine oğlu Musa’yı veliaht tayin etti.3 Nihayet Emin’le Memun arasında çıkan kanlı çarpışmalardan sonra Emin hicrî 194 yılında öldürüldü ve hilafete Memun geçti.
İmam Rıza (a.s) bu süre içerisinde hilafet sarayının çatışmalarından ve birbirleriyle uğraşmalarından yararlanarak rahat bir şekilde izleyicilerini bilinçlendirip onların eğitim ve öğretimiyle ilgilendi.
Memun Dönemi
Memun, Abbasî halifelerinin en bilgini ve en kurnazı idi. Eğitim görmüştü; fıkıh ve diğer ilimler hakkında bilgisi sahibiydi. Hatta âlimlerle tartışmaya girer, münazara ederdi. Elbette zamanın ilimlerinden haberdar olması, insanlık dışı siyasetlerini daha ileri götürmesine sebep olmuştu onun. Dine ve İslâm’a bağlı bir kişi değildi asla; ayyaşlık, fısk-u fücur ve diğer çirkin amellerde önceki halifelerden eksik kalır bir yanı yoktu. Geçmiş halifelerden onu ayıran tek fark fazla ihtiyatlı davranması, gösteriş ve riyakârlıkla da halkı daha fazla aldatmasıydı. Hükümetinin temellerini sağlamlaştırmak için fakihlerle de oturur kalkar, dinî konular üzerinde bahsederdi.
Memun’un, Kadı Yahya b. Eksem gibi zalim, rezil ve iğrenç bir kişi ile samimi olması, oturup kalkması, onun ne denli dinsiz, fasık, rezil biri olduğunun en güzel kanıtıdır. Yahya b. Eksem toplumda kalemin yazmaktan bile utandığı çirkin amelleri işlemekle meşhurdu. Memun’un kurmuş olduğu samimiyet öyle bir hadde ulaştı ki, bu adam onun “cami, hamam ve gülistan arkadaşları” arasına girmişti. Bundan daha kötüsü ise onu İslâm ümmetinin “baş kadılığı”na atayıp devlet işlerinde de onunla meşveret etmesi ve görüş alış-verişinde bulunmasıydı!4
Memun döneminde ilim ve bilgi görünüşte yayılıyor ve ulema hilafet merkezine davet ediliyordu; Memun’un ulema ve bilginleri teşvik etmesi, ilim sahiplerinin ona doğru yönlenmesine neden oluyordu. Ders, sohbet ve tartışma toplantıları düzenleniyordu. Zira o dönemde ilmî müzakereler canlı bir pazara sahipti.
Ayrıca Memun bazı işlerle İmam (a.s) ve taraftarlarına kendini iyi gösterip sevdirmeye çalışıyordu. Örneğin İmam Ali’nin (a.s) Resulullah’ın (s.a.a) halifesi olmaya diğerlerinden daha, layık olduğunu söyler; Muaviye’ye açıkça lanet ederdi. Hz. Fatıma’dan (s.a) gasp edilen Fedek arazisini Alevîler’e (İmam Ali’nin soyundan gelenlere) iade etmiş ve zahirde Alevîlere eğilim ve sevgi göstermekteydi.5
Esasen Memun, Harun’un davranış ve cinayetlerinin halk üzerindeki olumsuz ve kötü etkisini dikkate alarak hilafet merkebine binebilmek ve orada kalabilmek için öncelikle halkı razı etmek, inkılâp ve ayaklanma etkenlerini yok etmek istiyordu. İşte bu nedenle, mevcut durum, onun eksiklik ve hoşnutsuzlukları giderip işleri düzeltmeye çalıştığını ve diğer halifelerle farklılık arz ettiğini göstermesi gerekliydi.
İMAM RIZA’NIN VELİAHTLIĞI
Tertemiz Ehlibeyt İmamları (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) kendilerine has kılınan imamet ve masumiyet makamı ve îlahî bir bağış ve imametin gereği olan ilim ve hikmet sebebiyle, yine Allah Teala’nın özel teyit ve onayı ile kendi asırlarının zaruret ve özelliklerinin herkesten daha çok bilincinde olup, her dönemde önderlik metodunu herkesten iyi biliyorlardı. Bu gerçek, hakiki ve saptırılmamış İslâm dinine inanan, imamın Allah Teala’nın emri ve Allah Resulü’nün (s.a.a) buyruğu ile tayin edildiğini kabul edenler için apaçık ve inkâr edilmez bir şeydir
Ehlibeyt İmamları’nın tarihi, o yüce zatların ilim ve ilahî görüşlerini ortaya koyan olaylarla doludur. İmamlar, toplum ve kendi asırlarının tüm boyutları ile ilgili bu derin bilinçleri nedeniyle ve yine varlık âleminin gerçeklerini bilip onlardan haberdar olmaları ve kıyamete kadar vuku bulacak olayları bilmeleri sebebiyle, ince davranışlarıyla kendi asırlarının olaylarına karşı ve ilahî hedefleri ilerletmek için en dakik metotlardan yararlanıyorlardı.
Sekizinci önder İmam Ali b. Musa er-Rıza (a.s), Abbasîlerin yüz karası hilafetlerinin zirvede olduğu bir dönemde yaşıyordu. Çünkü Abbasîler silsilesinin Harun ve Memun’dan daha büyük padişahları yoktur. Diğer taraftan Abbas Oğulları’nın Ehlibeyt imamlarına karşı, özellikle İmam Rıza’nın (a.s) döneminden itibaren başlayıp devam eden siyasetleri, nifak ve gösterişle birlikte hile ile dolu bir siyasetti. Onlar, imamet ailesinin kanına susamış olmalarına rağmen Ali taraftarlarının ayaklanmasından güvende kalmak ve Şiîlerle İranlıların gönlünü elde etmek için Alevîlerle ( Emire’l Müminin İmam Ali’nin (a.s) evlatlarıyla) çok samimi bir ilişkileri olduğunu aksetmeye ve böylece kendi meşruiyetlerini temin etmeye çalışıyorlardı. Bu hilekâr siyasetin, Memun’un hükümeti döneminde zirveye ulaştığını görmekteyiz.
İmam Rıza (a.s), Memun’un bu aldatıcı hareketi karşısında zekice bir davranışla hem Memun’un isteğine ulaşmasını engelleyecek, hem de geniş İslâm beldelerinin hakka yaklaşmalarını, İslam’ın gerçek hilafetinin Allah ve Resulü (s.a.a) tarafından sadece Ehlibeyt İmamları’na bırakıldığını ve bu makama onlardan başka kimsenin lâyık olmadığını anlamalarını sağlayacak bir metot izledi.
Diğer Ehlibeyt İmamları’nın tarihlerini anlatırken söylediğimiz gibi, Emevî ve Abbasî halifeleri genellikle Ehlibeyt İmamları’nı (a.s) gözaltında tutup insanların onlarla bağlantıya geçmesini engelliyor, böylece onların tanınıp bilinmesini önlemeye çalışıyorlardı. Dolayısıyla Ehlibeyt İmamları’ndan biri, kendi beldesine meşhur olup dillere destan olur olmaz hemen zehirletilerek şehit ediliyordu.
İmam’ın (a.s), zorla veliahtlığı kabul etmesi, onu kabul etmemek hükmünde olan bir takım şartlar içermekteydi. Ancak bu olayın uzak ve yakın İslâm beldelerinde herkes tarafından bilinmesi; yine Memun’un, İmam’ın (a.s) ümmetin önderi ve hilafete daha lâyık olduğunu itiraf ettiği, İmam’dan hilafete kabul etmesini istemesine rağmen İmam’ın kabul etmediği ve Memun’un ısrarı sonucu bir takım şartlarla veliahtlığı kabul ettiği şeklinde halkın arasında yayılması, İmam’ın (a.s) metodunun yararına ve Memun’un siyasetinin başarısız olmasına sebep oldu. İmam Rıza’nın (a.s), veliahtlığının sonuçlarından biri, kuşkusuz geniş İslâm toplumunun kimin bu işe daha lâyık olduğunu anlamasıydı. İşte Memun kendi ameliyle bu hakikati bizzat itiraf etmiş oldu.
Yine bu doğrultuda, İmam Rıza (a.s) Medine’den Merv’e kadar İslâm beldelerinin çeşitli şehirlerinde insanlarla karşılaşmış ve o dönemde toplu irtibat araçlarına sahip olmamaları nedeniyle birçok şeylerden habersiz olan Müslümanlar, onunla görüşerek hakkı görmüşlerdir. Bunun olumlu etkileri üzerinde oldukça fazla bahsedilmektedir.
Bunun bir örneğini Nişabur şehrinde iştiyaklı insanların İmam’a (a.s) doğru akın etmelerinde ve Merv’deki bayram namazında apaçık bir şekilde görmekteyiz.
Yine bu alanda, Merv’de İmam Rıza (a.s) ile çok sayıdaki çeşitli düşünür ve âlimlerin onunla tanışmaları, İmam’ın büyük ilmi, Memun’un yenilgisi ve İmam’ı (a.s) tahkir etme yönündeki komplolarının etkisiz hâle getirilmesi diğer örneklerdendir. Bütün bunları İmam’ın (a.s) siyasetinin olumlu etkilerinden kabul etmemiz gerekiyor ki, bunun kendisi başlı başına ayrıntılı bir şekilde incelenmelidir.
There is no god but Allah,Is one and has no like.